“Alıştığımız yolun dışına çıktığımız zaman her şeyimizi kaybettiğimizi düşünürüz; ama yeni ve iyi bir şey ancak o zaman başlayabilir.”
Leo Tolstoy
Okuduğum kitaplardan, gözlemlerimden, tecrübelerimden ve hayata bakışımdan süzülenleri, oluşturduğum bu zihin kütüphanesine aktarmak amacıyla ilk yazımı kaleme alıyorum. Yazılarım, tek bir kitap ya da konu hakkında olmamakla birlikte, farklı kitaplardan da ilham alınarak hazırlanmıştır.
Yüzyıllar boyunca insanoğlunun anlam arayışı, toplumun her kesimi tarafından düşünülmüş olup, hayatın anlamının cevabı aranmıştır. Varoluşumuz ile başlayan bu bilinmezlik, hayata geldiğimiz andan itibaren başlamaktadır. Başlangıçta her şey karanlık ve birden yaşamın o enerjisiyle aydınlanıyoruz. Tüm hayatımız boyunca kendimize sorduğumuz anlam arayışı sorusu, her dönemimizde farklı cevaplar şeklinde karşımıza geliyor. O yüzden bu sorunun hiçbir zaman tek bir cevabının olmadığını bilmeliyiz. Hayatımızın gidişatına göre cevaplar ve sorular ile karşı karşıya kalırız. Bu anlam arayışı mutluluk kavramını da beraberinde doğurur; farkındalık ve anlam arayışı bazen insanı mutsuz eder, bazen de hayatı anlamlı kılmak bu mutluluğun temel sebebi olabilir. Mutluluk nerededir? Para, statü, inanç, aile mi? Ya da sadelik ve kabullenişte midir? Kaderini kabul eden insan mı mutludur? Yoksa kadere inanmayıp daha iyi bir hayat için mücadele eden mi? Bu sorular sürekli ve sürekli olarak aklımıza gelmektedir ve her bireyin cevabı kendi içindedir. Yaşamanın en temel sebebi sevgi midir? Bir şeyi, bir kişiyi sevmek bize hayata bağlayan yegâne şey değil midir? Sevginin birçok şekli olabilir fakat temeldeki ana fikir bizi hayata bağlamasıdır. Belki bunun cevabını düşüncesel olarak bulamayız fakat sevgiyi bağ kurma ve yaşama yoluyla tecrübe edebiliriz.
Bazen de insan bu sevgiyi içsel bir şekilde bulma yoluna gider. Gözlemlediği ve yaşadığı hisleri Tanrı’nın varlığı ile anlamlandırması bu varoluşun en temel sebeplerinden biri olabilir. Tanrı ona göre her yerdedir ve açıklanamayan bir olay Tanrı’ya bağlanır. Burada şu soru açığa çıkar: Tanrı bilinmeyenin açıklaması mı, yoksa varoluşsal anlam kaynağı mı? İnsan sevgi, kabul veya aidiyeti diğer insanlarda bulamadığında mı Tanrı’ya yönelir?
İnsanın hayatında sahip olduğu şeyler istediği gibi olmayabilir ki bu çoğu zaman da böyle olur. Planlanan ve istenilen durumlar genellikle insanın tahmin ettiğinden farklı senaryolarda gerçekleşir. İnsan sevgi, kabul veya aidiyeti diğer insanlarda bulamadığında Tanrı’ya yöneliyor olabilir mi? Manevi boşluğu bir üst akıl ile mi tamamlar? Çağlar boyunca acı, yalnızlık, kayıp ve çaresizlik insanı kendinden daha büyük bir şeye teslim olmaya götürebilir. Bu kısımda sorulması gereken soru, insan Tanrı’yı yalnız inandığı için mi arar, yoksa dünyada bulamadığı sevgiyi ve anlamı başka bir düzlemde aradığı için mi?
Bir başka konu da inancın bireyin özgürlüğünü ne derecede kısıtlayabileceğidir. “Tanrı böyle istedi ve oldu” düşüncesiyle belki de gerçek nedenleri araştırmayı durdurabilmesine de sebep olabilir. İnsan kendini varoluşsal olarak özgür hisseder fakat inanç, zaman, mekân, toplum, geçmiş ve koşullar tarafından sınırlandırılır. Tamamen özgür de değildir, belirlenmiş de.
Çevresindeki her şeyi kontrol edemeyen insan, kendi seçimleri doğrultusunda aynı zamanda sorumluluk da taşır. Bu seçimleri, kendi kaderini ve nitekim etrafındaki insanların da hayatlarını belirleyebilir. İnsanın seçimleri ve özgürlük düşüncesi aynı zamanda karakterini de oluşturur. İnsan özünde iyi midir, kötü mü? Ya da insanı karakter olarak iki sınıfa mı ayırmalıyız?
İnsan karakterinin ne denli değişken olduğu en sıkıntılı zamanlarda anlaşılır. José Saramago’nun Körlük kitabında olduğu gibi, dünyadaki tüm insanların aniden görme yetilerini kaybettiklerini düşünelim; tüm sistemin çöktüğü, adalet ve kanunların tüm işlevlerini kaybettiği bir dünya düşünelim. O zaman gerçekten iyilik kalır mı? İnsanlar hayatta kalmak uğruna neleri göze alabilir? Bireyin hayatta kalma mücadelesinin ve şartların zorluğunun insanın karakterini ne denli değiştireceğini tahmin edebilir miyiz? Bir başka bakış açısı da insan bu zor zamanlarda mı değişir, yoksa insan doğası mı ortaya çıkmış olur? Toplumsal düzenin çöküşü, hukuk, mahremiyet, ahlak ve dayanışmanın ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serebilir. Aynı zamanda medeniyet insan doğasını gerçekten dönüştürüyor mu, yoksa belirli davranışları bastıran ince bir tabaka mı? 1812 Moskova’sı bize bunu düşündürtüyor. Moskova’yı yakanlar Ruslar mıydı, yoksa şehri işgal eden Fransızlar mı? Napolyon’un Doğu’ya doğru ilerleyişinde medeniyet, düzen ve üstünlük iddiasıyla hareket eden bir dünyanın vardığı nokta, insan doğasının acımasızlığını mı ortaya çıkarmıştı? Bu sorular özünde insan doğasının ne denli değişken olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Tüm bu acımasızlık ve kitlelerin durdurulamaz akımı insanı nasıl değerli kılabilir? İnsanlık böyle bir ortamda ayakta kalamaz ve binlerce, hatta milyonlarca değersiz bireyler hâline gelir. Toplumun alt kesimi çoğunlukta olarak üst kesimine kadar savaş herkesi bu değersizlik içerisine alır. Halbuki insan varoluşsal olarak özgür doğmaz mı? Her birey kendisi için değerli değil midir? Bu değer yargısı gündelik hayatta da hissedilebilir. İnsanın değeri çoğu zaman ekonomik itibarı ile doğru orantılı olarak ölçülür. Ekonomik fayda ve insan değeri çoğu zaman karıştırılan iki kavramdır. Burada şunu sorabiliriz: İnsanlar bizi “olduğumuz kişi” için mi, yoksa sağladığımız fayda için mi sever ve önemser? Sahip olduğumuz şeyleri kaybettiğimizde de aynı şekilde sevilip saygı duyulur muyuz, yoksa hepimiz potansiyel Gregor Samsalar mıyız?
İnsanın onurunun ekonomik değerinden bağımsız olması gerekir. Maddesel bir şeyler üretmeden de bu hayata bir fayda sağlamak mümkündür; kendini ve etrafındakileri sevmek bizi hayata bağladığı gibi insanı gerçekten değerli yapan en önemli şeydir.
Bu yazıyı okuduktan sonra aklınızdaki soru işaretlerinin artacağını umuyorum; düşündürmek ve farkındalık yaratmak bu yazıları yazmamdaki temel amacım. Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim.
Not: Yazılarım organiktir; hatalar olabilir. Gün geçtikçe yapaylaşan dünyada, insana dair konularda kendi benliğimizi kaybetmememizin önemli olduğunu düşünüyorum.